Bak, şimdi yağmur yağıyor şehrimizin sokaklarına.
"Şehrimiz" diyorum da aslında biz de iki yakası bir araya gelmeyen
ama iki yakası birbirinden ayrılamayan bu şehir gibiyiz.
Sen öyle masum gülüyorsun ya,
benim içimin yağları eriyor.
Sen öyle güzel bakıyorsun ya;
benim tüm üzüntülerim,
acılarım, kederim bir bir diniyor.
Sen öylesine bakınırken gözüne çarpan şeylere;
ben gizli gizli o bakışı seviyorum avuçlarımda,
gülüşüne dokunuyorum parmak uçlarımla.
"Bu yaz mevsimi biraz sıcak olacak," diyor haber bültenleri;
güneş ayrı bir yakacakmış tenimizi, şehrimizi...
Gülme hemen, havadan sudan bahsediyorum işte;
lafı aşka getirmeden,
senin de aşktan kaçtığın gibi,
kaçındığın gibi.
Bak, şurası şehrimizin en güzel yeri;
kırlangıç ve martı sesleri yankılanıyor denizin sularında.
Ben boşa kürek çeken bir kadırga kölesi,
ayrı bir çaresizliğe yol alıyorum.
Şimdi birazdan bir vapur sesi çığlık çığlığa haykıracak,
yine düşeceksin aklıma.
Şehrimiz bir; gökyüzü, yıldızlar
hepsi aynı pencereden görünürken
hani bir yerlerden bir cesaret bulsam,
utanmasam mesela...
Biraz şımarmak geçiyor ruh iklimimden.
Sesinde yakalıyorum bazen
kırılgan, yumuşak bir ahengi.
Burası şehrimizin en kuytu yeri;
herkesten köşe bucak gizlenerek seviyorum ben seni.
Sevgi dediysem öyle ulu orta haykırmak değil,
Öyle ulu orta aşikâr...
Biraz mahcup, biraz utanarak...
Gizli kapaklı boynuna sarılarak.
"Hakikat Oruçoğlu / Aşk-ı Derun"